Aziz DOLU Atabey'in; ALEVİLERE Bakışı.!


Açıklama: "Ali bindi Düldül ata/ Can dayanmaz bu fırkata/Bozkurt ile kıyamata/ Kalan dünya değil misin?" Pîr Sultan Abdal'ın bir deyişiyle yola çıkan Aziz DOLU ATABEY'in 28 Şubat 2019 tarihinde Türkiye & Azerbaycan SOSYAL grubunda bir bağlantı paylaştı. Bu bağlantıda neler demiş bir görelim hep birlikte istedik, Saygılar, Pha/S.paşa-TEKİRDAĞ/Yerel-Habermerkezi-YORUM-SOSYALKültür-YAŞAM-Politika/Türkiye
Kategori: Sosyal Medya
Eklenme Tarihi: 11 Mart 2019
Geçerli Tarih: 26 Mayıs 2019, 04:41
Site: Portakal Haber Ajansı
URL: http://www.portakalhaber.com.tr/haber/haber_detay.asp?haberID=9302


Aziz DOLU Atabey'in; ALEVİLERE Bakışı.!
"Ali bindi Düldül ata/ Can dayanmaz bu fırkata/Bozkurt ile kıyamata/ Kalan dünya değil misin?" Pîr Sultan Abdal'ın bir deyişiyle yola çıkan Aziz DOLU ATABEY'in 28 Şubat 2019 tarihinde Türkiye & Azerbaycan SOSYAL grubunda bir bağlantı paylaştı. Bu bağlantıda neler demiş bir görelim hep birlikte istedik, Saygılar,

Alevîlik ne bağımsız bir dindir, ne de Zerdüştîliğin bir uzantısı (devamı)… Olsa olsa Şah İsmail ile zirve yapmış bir “12 İmam Şiîliği”dir. Heteredoks bir İslâm inancı olduğunu söyleyenler de vardır. Özünde, İslâm’ın farklı bir güzelliği, zenginliği, şubesi olup; Anadolu-Azerbaycan hattında yeşeren bir tür Türk/Türkmen yorumudur anlayacağınız.
Alevîlik, bir hayat tarzı; bir ilâhîlik ve irfanîlik bütünlüğüdür. Pîr Sultan Abdal vb. şahsiyetlerden hareketle Alevîliği -yerine göre- toplumsal bir başkaldırı olarak niteleyenler de çıkmıştır. Burası önemlidir. Zira bu bakış açısından hareketle Komünist ideoloji, Anadolu Alevîliğine sızmaya teşebbüs etmiştir. Bunu da siyaset yoluyla; kültür, sanat… kodları ile yapmaya çalışmıştır. Sadece Komünistler mi? Ondan önce de Materyalistler, Alevîliğin zengin kültür mirasını yağmalamak istemişlerdir.

"Ali bindi Düldül ata.
Can dayanmaz bu fırkata.
Bozkurt ile kıyamata,
Kalan dünya değil misin?"
 diyen Pîr Sultan Abdal’dan, Balkanların İslâmlaşmasına büyük emeği geçen Gül Baba’ya; Hanefî iklimde yaşayan Ertuğrul Bey oğlu Osman’a kızını vermek suretiyle Anadolu’da Alevî-Sünnî kardeşliğinin asırlarca sürmesini, pekişmesini sağlayan Şeyh Edebali Hazretlerine dahası Beydağlarında yaşamış bir başka pîr-i fâni, Abdal Musa’ya varıncaya kadar onlarca gönül eri, Türk’ün ruh kökünün ve dahi gönül zenginliğinin tezahürlerindendir. Bilinen ilk dedemiz, Dede Korkut’tan tutun da Hoca Ahmet Yesevî Pîrimize kadar birçok gönül eri, Müslüman Türk birliğinin, dirliğinin harcını karmıştır.Hanefî, Câferî; Mevlevî, Bektaşî olan bizlere düşen görev de Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin “Bir olalım, iri olalım, diri olalım!” düstûrunu dimağlarımıza (akıl, şuur) kazımak, gönüllerimize nakşetmek böylelikle de birlik harcının, mayasının gereğini yerine getirmek olmalıdır.

"Gelin tanış olalım.
İşi kolay kılalım.
Sevelim, sevilelim.
Dünya kimseye kalmaz."
 dizelerini dünya-âlem bilirken; bu dizeler levha yapılıp, Birleşmiş Milletlerin duvarlarına asılırken; bizim, Yûnus Emre’den feyizlenmememiz -en hafif deyişle (tâbir)- patolojik yani marazî bir sorun olarak açıklanabilir. Üstelik ilim öğrenmeyi, gönül keşfini, hâd bilmeyi salık veren bir Yûnus’dan feyiz almak, bu topraklarda yaşayan herkesin vicdan borcudur. Özellikle de Ebu Hanife’nin gönül ikliminde ömür sürenlerin…

Samimi ve masumane edalarla “Cem evi ibadethane olsun.” diyenlerin dillerinin çatal, yüreklerinin kara olmadığı ne malûm? Dün, tekke ve zaviye konumundaki (statü) bu mekânları; bugün, caminin karşıtı gibi göstermek Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişiyle gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet olmuyor mu? Azerbaycan’da, Afganistan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de, Mısır’da, Sudan’da ve daha birçok yerde Şiî Müslümanların ibadethanesi cami iken kalkıp da abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır gibi amelî yani uygulamaya dönük konularda Hanefîliği takip eden; imanî ve/veya itikadî hususlarda yani inanç noktasında ise 12 İmam Caferîliği yahut İmamîyye kolu olarak adlandırılan iklime yakın duran Alevîleri camiden dışlamak, uzaklaştırmak kimsenin hâddine olmasa gerektir.

Hz. Ali (Allah, ondan razı olsun.) “İlim, bir nokta idi. Cahiller, onu çoğalttı.” der. Bu tespitin ne kadar doğru olduğuna; Hz. Ali’nin ne kadar feraset sahibi, ne kadar ileri görüşlü bir ‘kul’ olduğuna onay (ikrar) vermemek elde midir? Bilgisizlerin (cahil) Allah bir, Kur’an bir, peygamber bir, kıble bir diye giden dinî değerleri nasıl çoğalttıklarının ve daha da çoğaltacaklarının tespiti, teşhisidir bu söz. Peki, ya tedavi?.. Onu da Hacı Bektaşi Veli Pîrimiz buyurmuştur: “Bir olalım, iri olalım, diri olalım!.”    

Ebu Hanife’nin, Sıffin Savaşı olarak adlandırılan uğursuz (meş’um) olayda “seçilmiş halife” olan Hz. Ali’yi haklı bulduğu; Emevîlerin, Hz. Peygamberin ailesine (ehl-i beyt) yaptığı haksızlığı, zulmü gördükçe Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere arka çıktığı sır değildir. Bu tutumunu Abbasîler döneminde de sürdürmüş ve her iki hanedanlık döneminde de baskıya, kovuşturmaya, zulme maruz kalmıştır. En sonunda da zindanda, zehirlenerek öldürüldüğüne dair kuvvetli tezler (iddia) vardır. Kısacası İmam-ı Âzam (Büyük İmam) lâkaplı mezhep önderimiz Ebu Hanîfe Hazretleri, İslâm’ın ve Türk/Türkmen töresinin emri olan “güçlülere karşı, güçsüzleri koruma; zalime karşı, mazlumun yanında yer alma” düsturuna bağlı (sıdk/sadık) kaldığı için cezalandırılmıştır.

Peki, Ebu Hanife kimdir? Evvel zaman içinde bir gün dere kenarında bulduğu elmayı ısırıp, helallik almak için elma bahçesinin sahibine üç yıl hizmet eden Türkmen dervişi Sadık’ın oğludur. Künyesi, Türkçe söylemle Sadık oğlu Numan; Arapça söylemle Numan bin Sadık olarak kayıtlara geçmiştir. Küçük yaşta babasını kaybeden Numan, Bağdat’ta annesi ile yaşamaya başlar. Okul çağı gelince, Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Câfer-i Sadık Hazretlerinin ilim-irfan halkasına dâhil olur. Dahi derecesinde bir zekâya sahip olan küçük Numan kısa sürede herkesin sevgilisi olur. Bu arada Cafer-i Sadık Hazretleri de, Sultan Alpaslan’ın deyişiyle bidat bilmez, temiz Müslümanlardan olan bu Türkmen ailesinin hikâyesini öğrenir. İffet ve takva sahibi Türkmen kadınıyla yani küçük Numan’ın annesiyle Allah’ın emri, peygamberin kavli üzere evlenmek ister. Eş-dost, hısım-akrabanın da araya girmesiyle kadın, Cafer-i Sadık Hazretlerinin evlenme teklifini kabul eder. Kısacası (vel’hasıl) İmam Câfer-i Sadık Hazretleriİmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin hem hocası hem de üvey babasıdır. Ebu Hanife Hazretlerini çerağ (çıra, ışık) kabul eden Türkmen (Oğuz/Ogur) toplulukları -belki de bu evliliğin hikmetiyle- yüzyıllar boyu Şiî ve Sünnî iklimde yaşayan Müslümanlar arasında bir tür gönül köprüsü olmuşlardır. Ve bir ayrıntı (detay): Cafer-i Sadık Hazretleriyle ilgili eserlerin kaleme alınması, dolayısıyla Câferîlik mezhebinin temellerinin atılması onun ölümünden -neredeyse- iki yüz yıl sonra ortaya çıkmış bir olgudur.

Şiî-Sünnî ayrışmasının (tefrika) temellerinin Sıffin savaşı ile atıldığı söylenir. İslâm halifesi Hz. Ali (Allah, ondan razı olsun.) ile Ebu Süfyan’ın oğlu ve dahi Şam Valisi olan Muaviye arasında geçen Sıffin savaşı konusunda İmam ŞafiAllah-û Teâlâ bizim elimizi o olaya (Sıffin savaşı) bulaştırmadı. Biz de dilimizi bulaştırmayalım.” demiştir. Peki ama kimin haklı, kimin haksız olduğunu sonraki kuşaklar nasıl ve kimlerden öğrenecektir? Şiî-Sünnî meselesinde kötü niyetli kişilerin bozgunculuğuna, kışkırtmalarına (provokasyon); bu bozguncuların, kışkırtıcıların (provokatör) eylemlerine nasıl engel olunacaktır? Irak’ın, modern zamanların Haçlı orduları tarafından işgal edilmesinden sonraki süreçte -canlı/cansız- ilk bombaların Kerbela’da patladığını da hesaba katarak biz, bu meselede, “İmam Şafiî de elini taşın altına koymalıydı” diye düşünüyoruz. Ki Hz. Ayşe’nin de ilerleyen yıllarda, Hz. Ali’ye karşı oluşturulan orduya katıldığı için çok pişman olduğu hatta Hz. Ali’den af dilediği ile ilgili söylentiler (rivayet) de göz önüne alındığında bu uğursuz olayda bizim tarafımız bellidir.
Özetleyecek olursak; Alevîlik, İslâm dairesinde yer alan çok sayıdaki akımdan (ekol) biridir. Mezhep değil, meşreptir. Alevî-Bektaşî sözcükleri çoğu zaman birlikte kullanılsa da bu iki tanım/terim birbirinden farklı olguları ifade eder. Bektaşîlik de tıpkı Yesevîlik, Mevlevîlik gibi bir Türk tarikatıdır.Tarikatın kurucusu olan Hacı Bektaşi Veli, bizzat “Pîr-i Türkistan” lakaplı Hoca Ahmet Yesevî tarafından Anadolu’ya gönderilmiştir. Yine Osmanlıların, Balkanları fethinde Bektaşî baba ve dedelerinin katkısı büyük olmuştur. Misal bunlardan biri de türbesi Macaristan’da bulunan Gül Baba’dır. Bütün Alevîler Bektaşî değildir yine bütün Bektaşîlerin de Alevî olduğu söylenemez. Zira Osmanlı ordusunda padişahların muhafız alayı konumundaki Yeniçerilerin, Hacı Bektaşi Veli Pîrimizle ilişkilendirilen silah kuşatma söylentisinden/geleneğinden ötürü genellikle Bektaşî tarikatına bağlandıkları (intisap) ama bu askerlerin Hanefî mezhebinden oldukları da bilinmektedir. Haliyle Alevî topluluğu (cemaat) ve Bektaşî yolu (tarikat) söylemi daha yerinde bir tanımlama olacaktır. Yine bütün Alevîler amelî konularda yani abdestin nasıl alınacağı, namazın nasıl kılınacağı gibi uygulamalarda Ebu Hanife’yi taklit ederler. İtikadî yani inançla ilgili konularda ise İmam Maturidî’nin görüşlerine çoğu zaman katılmakla birlikteon iki imamın masumiyeti ve halifelik meselesi noktasında Câferîlik mezhebine kayarlar. Bir kısım Türkmen topluluklarının inanç (itikat) noktasındaki bu kayışında Safevî hükümdarı Şah İsmail’in etkisi büyük olmuştur. Aslına bakarsanız (haddizatında), “masumluk” özelliği de sonuçta bir peygamberlik belirtisi (alâmet, nişâne) olduğu için inanç (itikat) noktasında İmam Maturidî’nin görüşleri akla daha yatkındır. Yine Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın halifeliklerinin kabul edilmemesi hatta onlara sövülüp-sayılması meselesi de -özellikle- Avşar İmparatorluğunun büyük hükümdarı Nadir Şah’ın kişisel çabaları sonucunda sorun olmaktan çıkmıştır.  (...)
Tamamını OKU1: http://www.kusvekuscudunyasi.com/kd/haber_detay.asp?haberID=3077